Artık yeter! Her konuda güzel manzaralar görmek istiyoruz

Resim
İnsan sırf yazmış olmak için yazar mı? Yazar. Yazar; ama bu yazdıklarını paylaşmanın ne derece doğru olduğunu tartışmak gerekir. Öyle ya, kimsenin zamanını almaya hakkımız yok. Bunu bile bile yazıyorum. İstenirse her yazıdan ders veya ibret alınabilir diye de bir gerekçe uyduruyorum.
Güncel ötesi’ndeki yazılarım aşağı yukarı hep böyle; yani yazmış olmak için…
Klavye başına, hangi konuda ne yazacağımı da bilmeden geçiveriyorum. Önceki yazılarımı okuyan varsa bilir; okumayanlar için tekrar edelim. Bir ülke adını, veya bir kelimeyi Google’ye yazıveriyorum. Çıkanlardan, özellikle fotoğraflardan birini gözüme kestiriyorum ve de oyuna başlıyorum. Bu bir oyalanma; ama dünya da bir oyalanma. Önceki yazılarımda ilginç bilgiler de, tesadüfen dahi olsa sergiledik. Bakalım bugün?
Günümüz gündemini karartan ABD’yi yazmayacağım. Malta Adasını da Man adasını da yazmayacağım. Zaten gündemden kaçıyorum. Onları yazarsam büsbütün çamura saplanırız. Çamur yerine başka bir kelime yazacaktım; ama hak etmeler…

Kafamın estiği yönde yazarım




Şair Yusuf Tuna, gıyaben okuyucularına, bu arada bana diyor ki;
Hayat dediğin böyle imiş meğer,
Sıkı dur kendini korursan eğer.
Sonbaharda gönlüne hazan değer,
Rüzgâra sakın bırakma kendini.[i]
         Ben, elimde olmayarak rüzgâra bıraktım kendimi. Hem de yaşam denizinin ortasında. Yüzme de bilmiyorum üstelik. Neyse ki yelkenli bir teknede hissediyorum kendimi. Dalgalar sallıyor beni. Rotamı rüzgâr belirliyor.
         Ne gezginim ne de şair; bir gariban emekliyim. Üstelik öğretmen emeklisi.
         Öğretmenin emeklisi olmazmış. Öğretmen beşikten mezara okur yazarmış.
         Evet, hamd olsun okuyorum. Okurken de, rahmetli hocam pedagog Yusuf Ziya Sevinç’in bir sözünü hatırlıyorum: “Sen emekliliğinde sıkılmazsın; çünkü okumayı seviyorsun.
         Evet, okumayı seviyorum. Ama neyi, nasıl, ne ölçüde okuyacağımın planını yapamıyorum. Az da olsa gündeme bıraktım kendimi, hayatın akışına kapıldım. Oysa ben böyle değildim. Her şeyi olduğu gibi okumayı da planlı yapardım. “Plan demir parmaklık değildir.” Ama ben hücremden çıkamadım. Emekli olunca da, bereket boşluğa değil de denizin ortasına düştüm. Yelkenli teknedeyim deyişim ondan.
         Yazmam da planlı değil. Kafama estiği gibi yazıyorum şimdi. Burada iki saniye düşünelim: İçinde bulunduğum tekne rüzgârda sürüklense de ben kafamın estiği yönde yazarım. Ne lâf ama.
         Aslında var ya, bu yazıyı bir yazıma giriş diye yazmaya başladıydım. 29. 04. 2017 Cumartesi günündeki gözlemlerimi yazıyordum. İlginç gözlemlerim oldu. Sanki teleskop kullandım, sanki mikroskop. İş rayından çıktı. Sohbet derken bilimsel bir havaya büründü yazım. Karşıtlık/Zıtlık konusuna daldım. Yine taradım interneti. Merak edenler için inşallah tamamlayacağım bu yazıyı da.
         Nedense hep öyle oluyor. Sabah oluyor, öğle oluyor. Bereket gece olmuyor yazılarımda. Baksanıza şiirle başladık. Nasıl bir halet-i ruhiyede olduğumu sergilercesine yazıverdim. Samimi, açık tam bir ercesine.
         Kafiyeleri sevmem. Şöyle düşünürüm: Bu yazı başka bir dile çevrilse kafiyelerin hiç anlamı olmaz, tabii kıymeti de kalmaz. Anlamsız, kıymetsiz sözler de bize yakışmaz. Ama gel gör ki kendiliğinden bir uyum oluyor.
         Nasıl bitireceğim. Durun birkaç saniye düşüneyim.
         Yazılar nasıl biterse bitsin yeter ki umutlar bitmesin.

         Sabahattin Gencal,
         Hamidiye-Çekmeköy-İstanbul, 01. 05. 2017




[i] Yusuf Tuna, https://www.antoloji.com/ruzgara-sakin-birakma-kendini-siiri/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kelimeler

En yaşlı zeytin ağacı Hz. İsa ile yaşıt olabilir