70'inde doğuran, ortalama 120 yıl yaşayan, kanser bilmeyen Hunza Türkleri...

Resim
70'inde doğuran ortalama 120 yıl yaşayan kanser bilmeyen Türkler Bu Türkler kansere yakalanmıyor 120 yıl yaşıyor sırrı ise…
Yukarıdaki satırlar dikkatinizi çekti mi?          Desenize, böyle bir giriş kimin dikkatini çekmez?
         Yukarıdaki satırlar benim yazdığımı düşünmüyorsunuz değil mi?
         Peş peşe soru cümlelerini sıralayıp sizi sabırsızlaştırdık mı?
         Merak etmeyin. Sabrın sonu selâmet derler ya… Şimdi yukarıdaki ilginç satırların devamı olan metinden alıntılar var sırada. Sırf sizlerin hatırı için yapıyorum bunu; yoksa önce gezimi anlatacaktım.
         Arada bir, geziye- tabii hayali geziye- çıktığımı biliyorsunuz. Bu günde gezdim… Aman aman gezin sende kalsın diyenler için kısa kesiyorum: Gezdim, gördüm, yazıyorum… Yanlış anlaşılmasın gezi izlenimlerimi ve gözlemleri değil; sadece ve sadece alıntıları:


Hunza Türkleri Hun Türklerinden geliyor. Pakistan ve Hindistan sınırında yaşayan bu insanların çok ilginç bir özelliği var.. Kadınlar 65-70 yaş arasında anne olabi…

Kafamın estiği yönde yazarım




Şair Yusuf Tuna, gıyaben okuyucularına, bu arada bana diyor ki;
Hayat dediğin böyle imiş meğer,
Sıkı dur kendini korursan eğer.
Sonbaharda gönlüne hazan değer,
Rüzgâra sakın bırakma kendini.[i]
         Ben, elimde olmayarak rüzgâra bıraktım kendimi. Hem de yaşam denizinin ortasında. Yüzme de bilmiyorum üstelik. Neyse ki yelkenli bir teknede hissediyorum kendimi. Dalgalar sallıyor beni. Rotamı rüzgâr belirliyor.
         Ne gezginim ne de şair; bir gariban emekliyim. Üstelik öğretmen emeklisi.
         Öğretmenin emeklisi olmazmış. Öğretmen beşikten mezara okur yazarmış.
         Evet, hamd olsun okuyorum. Okurken de, rahmetli hocam pedagog Yusuf Ziya Sevinç’in bir sözünü hatırlıyorum: “Sen emekliliğinde sıkılmazsın; çünkü okumayı seviyorsun.
         Evet, okumayı seviyorum. Ama neyi, nasıl, ne ölçüde okuyacağımın planını yapamıyorum. Az da olsa gündeme bıraktım kendimi, hayatın akışına kapıldım. Oysa ben böyle değildim. Her şeyi olduğu gibi okumayı da planlı yapardım. “Plan demir parmaklık değildir.” Ama ben hücremden çıkamadım. Emekli olunca da, bereket boşluğa değil de denizin ortasına düştüm. Yelkenli teknedeyim deyişim ondan.
         Yazmam da planlı değil. Kafama estiği gibi yazıyorum şimdi. Burada iki saniye düşünelim: İçinde bulunduğum tekne rüzgârda sürüklense de ben kafamın estiği yönde yazarım. Ne lâf ama.
         Aslında var ya, bu yazıyı bir yazıma giriş diye yazmaya başladıydım. 29. 04. 2017 Cumartesi günündeki gözlemlerimi yazıyordum. İlginç gözlemlerim oldu. Sanki teleskop kullandım, sanki mikroskop. İş rayından çıktı. Sohbet derken bilimsel bir havaya büründü yazım. Karşıtlık/Zıtlık konusuna daldım. Yine taradım interneti. Merak edenler için inşallah tamamlayacağım bu yazıyı da.
         Nedense hep öyle oluyor. Sabah oluyor, öğle oluyor. Bereket gece olmuyor yazılarımda. Baksanıza şiirle başladık. Nasıl bir halet-i ruhiyede olduğumu sergilercesine yazıverdim. Samimi, açık tam bir ercesine.
         Kafiyeleri sevmem. Şöyle düşünürüm: Bu yazı başka bir dile çevrilse kafiyelerin hiç anlamı olmaz, tabii kıymeti de kalmaz. Anlamsız, kıymetsiz sözler de bize yakışmaz. Ama gel gör ki kendiliğinden bir uyum oluyor.
         Nasıl bitireceğim. Durun birkaç saniye düşüneyim.
         Yazılar nasıl biterse bitsin yeter ki umutlar bitmesin.

         Sabahattin Gencal,
         Hamidiye-Çekmeköy-İstanbul, 01. 05. 2017




[i] Yusuf Tuna, https://www.antoloji.com/ruzgara-sakin-birakma-kendini-siiri/

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kelimeler

En yaşlı zeytin ağacı Hz. İsa ile yaşıt olabilir