Kayıtlar

Mayıs, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

70'inde doğuran, ortalama 120 yıl yaşayan, kanser bilmeyen Hunza Türkleri...

Resim
70'inde doğuran ortalama 120 yıl yaşayan kanser bilmeyen Türkler Bu Türkler kansere yakalanmıyor 120 yıl yaşıyor sırrı ise…
Yukarıdaki satırlar dikkatinizi çekti mi?          Desenize, böyle bir giriş kimin dikkatini çekmez?
         Yukarıdaki satırlar benim yazdığımı düşünmüyorsunuz değil mi?
         Peş peşe soru cümlelerini sıralayıp sizi sabırsızlaştırdık mı?
         Merak etmeyin. Sabrın sonu selâmet derler ya… Şimdi yukarıdaki ilginç satırların devamı olan metinden alıntılar var sırada. Sırf sizlerin hatırı için yapıyorum bunu; yoksa önce gezimi anlatacaktım.
         Arada bir, geziye- tabii hayali geziye- çıktığımı biliyorsunuz. Bu günde gezdim… Aman aman gezin sende kalsın diyenler için kısa kesiyorum: Gezdim, gördüm, yazıyorum… Yanlış anlaşılmasın gezi izlenimlerimi ve gözlemleri değil; sadece ve sadece alıntıları:


Hunza Türkleri Hun Türklerinden geliyor. Pakistan ve Hindistan sınırında yaşayan bu insanların çok ilginç bir özelliği var.. Kadınlar 65-70 yaş arasında anne olabi…

İp gibi mi, demir gibi mi, çelik yay gibi mi?

Resim
Değerli Ağabeyimiz Avukat Nihat Gencal Bey’in iltifatları bizim için onurdur. Bu iltifatları bir teşvik olarak kabul ediyorum. İltifatları kabullenmek, biliyorum ki hatadır. Ama inşallah iltifatlara layık olmaya çalışırız.

Nihat Ağabeyimiz, sağ olsun yazılarıma yazdığı her yorumda teşviklerini esirgemedi. Aşağıda “Ayna Ayna” başlıklı yazıma yazdığı yorumu sunuyorum:

“Sabahattin Bey, yazılarınızdan öyle anlaşılıyor ki, siz sadece edebiyatçı ve hukukçu değil aynı zamanda bir felsefe adamısınız.

İnsanların hayatına yüzyıllar önce girmiş basit bir eşya olan aynadan, insanların iç dünyasını düşünce ve fikirlerini, ruhsal hallerini değerlendirip gözler önüne sermenizi kutluyorum.

Ve yazılarınızı zevkle okuyup kendi payıma bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Ancak bu yazılarınızı daha çok kimselerin okuması için medyada yer almanızı çok isterim. Gerçi şu anda medya baskı altında ama senin yazıların kimseyi incitmez. Bilakis takdirle karşılanır. Selam ve sevgiler.” (https://www.facebook.com/nihat…

Kelimeler

Resim
Bugün, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı. Bayram coşkumuzu dile getirmek; günün anlam ve önemini belirtmek için bir yazı yazmak istedim. İstedim; ama yazamadım; çünkü kelimelerin tansiyonu yükseldi. Yüksek tansiyon iyi değil. Bugün, oğullarım Fuat ve Ahmet’le annelerinin kabrini ziyaret ettik. Ziyaret sonrası duygularımı dile getirmek; ne halde olduğumu belirtmek için bir yazı yazmak istedim. İstedim; ama yazamadım; çünkü kelimelerin tansiyonu düştü. Düşük tansiyon iyi değil. Bugün Güneş’in Samsun’dan doğuşunu düşündüm. Güneşlendim. Bugün, Nurum’un Aşağı Baklacı Mezarlığında batışını düşündüm. Hüzünlendim. Güneşin aydınlığında hüznüm sergileniyor. Bereket, görecek kimsecikler yok yanımda. Kelimeler belimi büküyor yalnızlığımda… Bugün şiir yazmak istedim; ama yazamadım; çünkü karşıt duyguları, karşıt görüşleri temsil edecek kelimeleri bulamadım. Bula bula önceleri şiir diye yazdığım kelime yığınını buldum. Bulmak güzel , okumak zor olsa da…
Kelimeler

Kalbim kaynayınca Zihnimden Bu…

Aşkın sarımsaklı versiyonunu

Resim
Bugün, evimize fazla uzak olmayan Cumartesi pazarına çıktım. Pazarlar, esnafıyla, müşterisiyle havasıyla vb. her yerde aynı. Esnafın müşteri çekme yöntemleri de aynı. Seslere kulaklarımız da, beynimiz de alıştı. Yazmam gereken bir farklılık yakaladım:          14-15 yaşlarında bir ergen “Sarımsak! Sarımsak! Onsuz hayat imkânsız imkânsız.” diye yüksek sesle söyleniyordu.          Fasulyenin nimetlerini de sarımsağın faydalarını da az çok biliyorduk. Bu çocuğun “Onsuz hayat imkânsız, imkânsız” deyişi acaba neden?          Pazarda henüz kimseyi tanımıyorum. Oysa İzmit’te Pazar esnafıyla konuşurdum. Hallerini az çok tahmin ederdim. Pazarda gözlem yapabilenler insanımızın ne durumlara düştüklerini de anlayabilirler.          Eskisi gibi pazarcı esnafımızın dertlerini dinleyebilir miyim bilemem. Ama bir gün röportaj varı konuşmalara karar verirsem Sarmısakçı gençten başlayacağım:          Gencimiz, “Onsuz hayat imkânsız imkânsız” derken gerçekten sarımsaktan mı söz ediyordu. Hiç zannetmiyorum.…

Geleceğe Yürümeli

Resim
Paylaşmak niyetiyle bir yazı mı yazdık; hemen paylaşmalı. Ne olur ne olmaz. Örneğin bilgisayarınız çökebilir. Diyeceksiniz ki, ”Olumsuzlukları öngörüp yazınızı bir belleğe kaydetseniz…” Haklısınız tedbir alamadık. Ama bereket, bilgisayarcı birçok yazımı kurtardı. Aşağıdaki yazı da kurtarılanlar arasında. Dosyaları karıştırırken karşıma çıkan bu yazı düşündürdü beni: Acaba yayınlamış mıydım? Birçok blogda yazdığım için unutuyorum, karıştırıyorum. Her halde yayınlamadım. Yoksa, paylaşmaya değer bulmadığım için mi yayınlamadım? Her yazı, okuyucuların zihninde değer kazanır. Bakın sözün gelişi ile vecize gibi bir cümle yazmış oldum: “Her yazı, okuyucuların zihninde değer kazanır.” Haksız mıyım yoksa?          Bu yazının kaderinde de okunmak varmış. Ooo, yazının kaderi diyoruz. Anlaşılan bugün farklıyız. Desenize insan her an farklıdır.          Farkı fark edenlere iyi okumalar:
         Geleceğe Yürümeli
         “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” sözünü duymuşunuzdur. Bu söz,  “H…

Siz de haklısınız

Resim
“Siyasetin, olayların boğuculuğunun doruğa çıktığı günlerde, hepimiz bir terapiye ihtiyaç duyarız. Benim tek tavsiyem, kitapların dünyasına sığınmanızdır.  Dizeler, satırlar bizi biraz olsun bu karmaşadan uzaklaştırmaya yetecektir. Yaşadığınız gerilimin, sığlığın ötesinde, zengin bir dünya olduğunu fark edeceksiniz.[i]” Sayın Doğan Hızlan Beyefendi’nin tavsiyesine ben de katılıyorum. Ne var ki bu günlerde kitaplara da sığamıyorum. Gündemdeki konulara bulaşmamak için de kendime göre tek kişilik bir oyun oynuyorum. İnternetin derin sularında kelimelerden kelimelere atlamaya çalışıyorum. Şimdi Google’ye Kuzey Kutbunu soruyorum. Görüntüler bölümünde onlarca görüntü var. Hepsine bakıyorum. Rahmetli eşim fotoğraflara niçin baktığımı sorardı bana. Fotoğrafçı değilim, zerrece anlamam da; ama her fotoğrafın bir cazibesi oluyor. Bu cazibenin beyine yansımasının etkilerini bilse bilse uzmanlar bilebilir. Onun için bu konuyu ıskalayalım. Farklı bir fotoğrafa tıklıyorum. Karşıma ne çıksa beğenirsini…

Kafamın estiği yönde yazarım

Resim
Şair Yusuf Tuna, gıyaben okuyucularına, bu arada bana diyor ki; Hayat dediğin böyle imiş meğer, Sıkı dur kendini korursan eğer. Sonbaharda gönlüne hazan değer, Rüzgâra sakın bırakma kendini.[i]          Ben, elimde olmayarak rüzgâra bıraktım kendimi. Hem de yaşam denizinin ortasında. Yüzme de bilmiyorum üstelik. Neyse ki yelkenli bir teknede hissediyorum kendimi. Dalgalar sallıyor beni. Rotamı rüzgâr belirliyor. Ne gezginim ne de şair; bir gariban emekliyim. Üstelik öğretmen emeklisi.          Öğretmenin emeklisi olmazmış. Öğretmen beşikten mezara okur yazarmış.          Evet, hamd olsun okuyorum. Okurken de, rahmetli hocam pedagog Yusuf Ziya Sevinç’in bir sözünü hatırlıyorum: “Sen emekliliğinde sıkılmazsın; çünkü okumayı seviyorsun.”          Evet, okumayı seviyorum. Ama neyi, nasıl, ne ölçüde okuyacağımın planını yapamıyorum. Az da olsa gündeme bıraktım kendimi, hayatın akışına kapıldım. Oysa ben böyle değildim. Her şeyi olduğu gibi okumayı da planlı yapardım. “Plan demir parmaklık değildi…